Ne olmuştu BİZE

Kendini tanıma, bilme ve anlama yolculuğu, barış ve sükûnet içerisinde bir iç dünya özlemi,  günümüzün acil öncelikli arananları listesinde birinci sıraya oturmuş durumda.

Peki bizlerde bunlardan bir ya da bir kaçının arayışı içerisinde isek, şuana kadar pek çok yazılı ve görsel kaynakla bu yolculuğu zorlamış isek, şöyle bir dönüp baktığımızda bütün resmine hayatımızın, tam da şimdi! olmak istediğimiz yerde miyiz?  Ya da belki biraz daha güçlü bir soruyla değişimlerden korkarak daha ne kadar öğrenilmiş bir çaresizliğe katlanabiliriz.

Bu şekilde bir hayat kalitesi bizi ve bizimle birlikte olanları nasıl etkileyecektir sizce.

Gecenin karanlığında yorgun bedenlerimiz ve kalabalık düşüncelerimizle güçlükle dalabildiğimiz kalitesiz uykulardan sonra, güneşin doğduğu sabahlara zar zor uyanan bedenlerimiz ve kaldığı yerden kalabalık düşüncelerimiz ile yola devam eden, uyandığı şüpheli olan bizler.

İşte bu aynı konuya, “barış ve sükunet içerisinde bir iç dünya özlemi” en uzağımızdan en yakınımıza kadar neredeyse hepimizin düşüncelerinden, duygularından geçip gitmekte..

Çoğu kez kendimizi trafikte, iş yerinde, olmadı evimizde ailemize karşı, yer yer yoğun denilebilecek öfke, kızgınlık halleri içerisinde buluyoruz, daha da trajik olanı gün geçtikçe çoğalan mutsuzlaşma ve içinde bulunulan durumdan şikayet etme, hatta sürekli sızlanarak  işaret parmaklarımız diğerlerini göstererek suçluyoruz.

Peki ya çözüm!

Çözümden önce o can alıcı soruyu sormak istiyoruz hepimize; “Biz ne zaman bu kadar mutsuz yetişkinler olmuştuk?

Biraz geçmişe gitmeye ne dersiniz,  evet güzel olur dediğinizi düşlüyor ve devam ediyoruz.

Biz, mahallelerimizde çeşitli sokak oyunlarında rol aldığımız, dünyanın en mutlu çocukları olduğumuz günleri hatırlıyoruz, eminim sizde hatırlıyorsunuzdur. Hiçbir küskünlüğün uzun sürmediği, en büyük kavgaların bile güneşte kalan dondurma kadar kolayca eriyip üzerimizden aktığı zamanlar.

Ne yani sadece çocuk olduğumuz için mi işler yolundaydı, yoksa biz çok bilmişler ordusu, o güzel çocuğun içinde taşıdığı sayısız yeteneği, paylaşımı, coşkuyu, inancı, bugün olağan üstü olarak tabir etmenin gerekeceği, mucize gibi görünen pırıltılı gözlerini ne çeşit kara boyalar ile karartmıştık ya da hangi çeşit asfalt silindirleri ile onun üzerinden geçmiştik hiç soruyor muyuz kendimize…

Yoksa biz ödlek çocuklar mı olduk büyüdükçe, çocukluğumuzdan mı korkuyorduk!!! Hiç bu yüzü ile karşılaşmış mıydınız  kendinizin…

Ben demeyi öğrenmiştik hepimiz, gün geçtikçe derin bir hastalık gibi yayılmıştı dilimizden tüm hücrelerimize, biz olmayı unutmuştuk. İşte yine aynı yerdeyiz.  Ben, ben, ben!!!

Yalnız, güçlü, iddialı, cüretkar, BEN!

Herkesten ve her şeyden kendimizi soyutlayan o acımasızca bizi öldüren BEN!

Oysa Anadolu’nun en büyük aşıklarından biri olan Yunus Emre ne diyordu bizlere asırlar öncesinden “paylaşırsak tok oluruz, paylaşmazsak yok oluruz” işte bizde yok oluyorduk ve bu tehlikeli yoklukta BEN oluyorduk.

Önce evimizde, sonra mahallemizde ve gün geçtikçe okulda, işte, trafikte, arabada, hep bence ile başlayan dev cümlelerimiz ile stratosfere kadar açılıyorduk. (izniniz ile burada kocaman bir kahkaha atmak istiyoruz)

Frekansımız bozulmuştu sanki, aynalarımızdaki sırlar düşmüş ya yüzümüzü göremez olmuştuk ya da  pek kirlenmişti aynalarımız,  cızırtılı bir yerde takılmıştı radyomuzun kırmızı ibresi, kirli ve bol cızırtılı bir gürültü işitebiliyorduk yalnızca, oysa tüm evren ile birlikte bütünün büyük melodisini duyamıyorduk, …

Ne olmuştu bize…